27 Kasım 2011 Pazar

St.Petersburg (2.gün)

27.11.2011
Bugün havanın bulutlu oluşu ve tüm günümüzü Hermitage Müzesini gezmek için ayırmış olmamız bence bizim için güzel bir fırsattı. Hostelden ayrılıp Nevsky’e doğru yola çıktık. Kahvaltının ardından kısa bir yürüyüş ile Hermitage’a gidecektik. Kahvaltı yaptığımız yer tamamen tesadüfle bulunmuş olsa da çok güzeldi. Nevsky’nin merkezinde bulunan Kazan Cathedral’in hemen karşısına denk gelen kitapçının üst katında olan gayet şık bir mekan olan Cafe Singer. Sadece kahvaltı için değil hafif bir yemek için de önerilebilir. Geniş bir menüye sahip olan mekan hem sakin hem de içinde bulunduğu konsept itibariyle benim için oldukça çekici. Tabii ki her zaman kitap ve kafe’nin iç içe olma durumunu sevmişimdir fakat Rusça bilseydim mekanda saatler geçirebilirdim
J

Kahvaltının ardından kısa bir yürüyüş ile Hermitage’a vardık. Yıllarca hayalini kurduğum bir yer olduğu için heyecanım içime sığmıyordu. Hem saatin erken olması hem de havanın düne göre biraz kapalı olması daha insanların tam uyanamamasına neden olmuş olacaktı ki aşırı bir kalabalık yoktu. (aşırı olmaması yani izdihamın olmamasıydı) Öğrenci kartınız varsa eğer müzeye ücretsiz olarak giriş yapabiliyorsunuz. Yoksa 400 Ruble'den vazgeçmeniz gerekecektir. :) Aynı zamanda müzeyi hemen 1-2 saatte gezemeyeceğinizi varsayarak size ağırlık yapabilecek ne kadar çok eşyanız varsa ücretsiz vestiyere bırakmanızı tavsiye ederim. Sonra saatler sürecek yolculuğunuza başlayabilirsiniz! 3 milyondan fazla eser bulunduran bu müze aslında birçok binanın birleşiminden oluşmakta. Bu yüzden gezilmesi vakit alıyor...       




Elinize aldığınız 3 katlı sergi alanlarının haritası gözünüzü korkutmasın çünkü her bir  alanda başka bir döneme gidiyorsunuz. Sibirya’dan Eski Mısır’a, Rus kültüründen, İtalyan sanatına dek çok geniş bir eser yelpazesi karşınıza çıkıyor. Ve gördüklerimi yazarak tasvir edebilmem gerçekten de boyumu aşar. Kendi gözlerinizle harikanın ne kadar harika olduğuna karar vermelisiniz bence… Pazar günleri saat 10.30-17.00 arası açık olan müzeye 11 sularında girip kapanmasına 5-10 dakika kala çıktık. Kesinlikle ama kesinlikle bir gün değil belki iki gün bile yetmez gezmeniz için. Özellikle yanınızda bir rehberle gezmeniz çok daha yararlı olacaktır.


Zengin mimariyi incelerken başınız dönebilir, dikkat!



İçeriden dışarıya bakış

Tüm günümüzü müzeye ayırdıktan sonra biraz daha şehirde gezdik. Ardından havalimanına biraz erken gidip orda da gezinmeyi planladık. Havaalanına varmak bizim için en zor olacak şeydi. Otobüsle gitmeliydik ve Rusça’nın azizliğine uğramak istemiyorduk. Neyse ki Havaalanına giden otobüslerin üzerine uçak resmi yapıştırmışlar, yoksa halimiz yamandı J Otobüse bindik, binerken “ne kadar para vericez” sorusunu sormaya çalıştık ama şoför bize geçin geçin şeklinde el hareketini yaptı. Ben de sevinmiştim ne güzel bizden para almadılar diye. Meğerse burada otobüse binerken değil inerken para veriliyormuş. Nasıl bir ters mantık anlam veremedim, böyle şeyler ancak bir Rusya’da olur dedim. (ha belki bir de Karadeniz’de J ) Pulkovo havalimanı hayatımda gördüğüm en kötü havalimanıydı sanırım. Tüm hayallerimiz yıkılmıştı, yemek yemek, gezmek, alışveriş şeklindeki tüm hayaller. Zaten tüm gezinin bu kadar yolunda gitmesinin sonucunda böyle bir aksilik olması gayet mümkündü. Bileydik baştan Pulkovo hakkında bir şeyler okurduk. Yemek yemek için hiçbir yer yoktu. Pasaport kontrolünden istediğin zaman geçemiyordun falan. Zaten geçseniz de yine bomboş bir alan sizi karşılıyordu. Zamanımızın büyük çoğunluğunu oturarak, konuşarak ve insanları izleyerek öldürdük diyebiliriz. Uçuş saati gelip çattığında içimizde ‘eve’ geri dönüyor olmanın değişik bir heyecanı vardı fakat bir yandan da buradan-rüyalarımın şehrinden ayrılmak da üzücü geliyordu. Özellikle gece ışıklarının mükemmel kıldığı şehir manzarasını ardımda bırakmak zorundayken.  


Bir gün yine aynı manzaranın tadını çıkarmak ümidiyle...


Uçuş güzel geçti belki beklediğimizden biraz uzun geldi bize. Sağ salim Riga Havaalanına indiğimizde ise şansımıza hemen bir servis kalktı ve kendimizi otelimizin olduğu şehir merkezine atma fırsatı bulduk. Servisi kullanan amca çok esprili ve konuşkan biriydi, yaşına rağmen İngilizceyi yeni öğrenmiş olması onu sürekli konuşmaya itiyordu diyebiliriz. Konuşmanın sonunda “bugün bir kadın bana bu parayı verdi, ne parası olduğunu bile bilmiyorum” dedi. Paraya uzanıp baktığımda 1 TL karşımda duruyordu.. Açıkçası şaşırmıştım. Adama bunun Türk Lirası olduğunu anlattım. Tek sorduğu şey Euro’dan daha değerli olup olmadığıydı. Tabii ki cevabı öğrenince paranın bende kalmasını istedi. Böyle gariplikler içinde merkeze geldik ve erken yılbaşı hazırlıkları çoktan Riga’da başlamıştı. Şehir ışıldıyordu… Yolculuğun ve yorgunluğun verdiği açlıkla bu saatte açık olan tek mekan olan McDonalds’ta kendimizi bulduk.. Bu güzelliklerle dolu hafta sonundan sonra yeni bir okul ve iş haftası bizi bekliyor olacaktı…



Her güzel şeyin sonu vardır...









    

26 Kasım 2011 Cumartesi

St.Petersburg

26.11.2011
Hayatımda en çok istediğim şeylerden biriydi bu. Bu geziyi düşündükçe heyecanlanırdım. Heyecanı yatıştırmak lazımdı artık. Ben de planları yaptım, çantamı hazırladım. Kendimizi yola kattık! St. Petersburg’a doğru… Farklı bir şeyler yaşamak istedik mesela Rusya sınırından geçmek gibi. O yüzden gidiş için EcoLines’tan yaklaşık 30euroya otobüs biletini aldık. Dönüş için de AirBaltic ile yaklaşık 70euroya biletlerimizi aldık. Yine yapılacak işler çok, vakit kısıtlı. En kısa zamanda en verimli ve keyifli geziyi yapmak gerek. Zaten içimizde yıllardır birikmiş olan St.Petersburg heyecanı var. Bu heyecanla beraber günler öncesinden gidilmesi gereken yerler, ulaşım ağları araştırıldı. Hosteller araştırıldı. Daha önceden giden arkadaşlardan tavsiyeler alındı ve bunun sonucunda da booking.com adresinden Acme Hostel’de günlüğü yaklaşık 50eurodan iki kişilik odamızı ayırttık. Hayatımda ilk defa görmeden bilmeden bir hostelde yer ayırtmış oldum bu da ayrı bir heyecan. Bundan sonrası kendimizi psikolojik olarak Rusya’ya hazırlamaya kalmıştı. Gidenler her şeyin Rusça yazıldığını, insanların İngilizce konuşmaktan çekindiğini ve bineceğimiz-ineceğimiz yerlerin adını tam olarak önceden bilmemiz gerektiğini önemle vurguladılar. Otobüsün bizi bırakacağı yer ile kalacağımız hostel arasında fazlasıyla uzaklık vardı, iki metro aktarması yapıp yürümek gerekiyordu, bunun üstesinden gelebilmek için tüm metro haritasının Latin alfabesi ile yazılışlarını bulduk. Hangi istasyondan hangi hatta aktarma yapacağımızı belirledik. Sonuçta bu metro ağı bizim İzmir’deki gibi tek çizgiden oluşmuyorduJ Eee tabii bi New York metrosu da değildi yani.. En sonunda da koyulduk yola, Cuma gecesi Riga’dan binip cumartesi sabah saat 8-9 civarı Petersburg’da olacaktık… Otobüs gayet iyiydi, çünkü bomboştu bu yüzden istediğimiz gibi yayıldık oturduk-yattık. Yolculukta da genel olarak sıkıntı yaşamadık. Rusya sınırı hep insanlarca Meksika sınırı gibi anıldı, ya da ben hep öyle duydum bilmiyorum. Bu yüzden bir görelim dedik. Aslında bana Rusya sınırında değil de Estonya’dan çıkarken Narva’da sıkıntı yarattılar. Yine “nerde senin vizen??” sorularına maruz kaldım ve bu seferki asker sertti, hatta çok sertti. Rusya tarafında ise çok bekleriz diye düşünüyorduk ama aksine sadece arabadan indik pasaport kontrolünden geçtik ve yola devam ettik. Sabah saat 8 sularında cidden olmamız gereken yerdeydik; Tren istasyonunda... Fakat bir terslik vardı saat sabahın 8’i izlenimini vermiyordu. Baya karanlıktı akşam 10 desem abartmış olmam. Öylece kalakaldık ortalıkta metroya nerden gideceğiz falan diye insanlara sorduk haliyle kimse konuşmadı-konuşamadı. En sonunda gençten bir çocuğa sorduk, kendisi konuşamasa da bizi metroya bizzat götürdü. Zaten sonra da metro maratonu başladı. Metro istasyonları oldukça etkileyici. Türkiye’de de yerin milyon katı altına indiğimiz oluyor tabii ama burada yürüyen merdivenin ucu görünmüyor yaklaşık 6 dakika falan iniyorsunuz neredeyse! Bu süreçte etrafına büyümüş gözlerle bakan, afallayanların turist olduklarını kolayca ayırt edebilirsinizJ


Yürüyen merdivenin başından sonu gözükmüyor...

Uzun metro yolculuğumuzun ardından buraların en işlek caddesi olan Nevsky Prospekt’e adım attık. Metro istasyonundan çıktık, artık hava biraz da aydınlanmıştı ve sağıma dönüp ilk gördüğüm manzara karşısında gözlerimin yaşardığını söylemem gerek. Mutluluğu hissettim çünkü azıcık ilerde karşımda, St.Petersburg için simgesel bir hale gelmiş olan Church of Our Savior on the Spilt Blood duruyordu. Sanki uzun zamandır ben onu bekliyormuşum gibi koştum ona resmen.. Hemen fotoğraflar çekildi, ilk gezi gerçekleştirildi. Gözlerimi alamadığım bir mimari detay şölenine sahip olan bu katedralin o tatlı minik kubbemsi yapıları bana resmen bir dondurma gibi göründü.






Belirli bir ücret karşılığında giriş yapabiliyor aynı zamanda içeride kulaklık alabiliyorsunuz. Bol bol bilgi veriliyor bu kulaklık sayesinde kafalar biraz karışıyor haliyle, detaylar oldukça fazla. Burada uzunca vakit geçirdikten sonra şehri turlamaya başlıyoruz. Amacımız hem bir bilgi merkezi bulup harita edinmek hem de oteldeki giriş saatine kadar şehrin tadını çıkarmak. Bilgi merkezlerinin adreslerini daha önce edinmiştik fakat, gittiğimiz her adreste bilgi merkezi adı altında sadece bir tabela bulunuyordu. En sonunda bir mağazadan haritamızı aldık. Bu süreç içerisinde daha sokaklar henüz aydınlanmaya başlarken karşımıza bir film seti çıktı. İnsanlar eski kıyafetlerle dolaşıyor, büyük at arabaları ve telaşlı kalabalık büyük dikkat çekiyordu... Bu çekimin hangi filme ait olduğunu ya da bir dizi mi olduğunu sanırım asla öğrenemeyeceğiz.. Ama olsun bizim için görsel bir şölen oldu diyebiliriz. 





Bunlardan sonra şehir turumuza devam ettik. Russian Museum ve etrafındaki parkları bolca turladık. Mevsim kış olmasaydı bahçeler için ayrı bir gün ayırmak gerekebilirdi. Nevsky caddesinde bir aşağı bir yukarı gezdik. Kendi elimizle koymuş gibi Hermitage’a kadar uzandık. Hermitage’a dair büyük heyecanımızı ertesi güne saklayarak St.Isaak katedralini gezmeye koyulduk. Belirli kısımları gezmek için ayrı ayrı ücret ödemeniz gerekiyor. Yaklaşık 150 ruble ile işlem tamamdır J Burada da kulaklıklar aracılığıyla bilgi alabilme şansınız var. İçeriye girdiğinizde sizi resmen ayrı bir dünya bekliyor, bir duvar sanatı-işlemeler bu kadar mı abartılır! Abartı diyorsam kötü anlamda değil aksine detaylarına bakmaktan başınızı döndürecek bir abartıdan bahsediyorum.. Gördüğünüz karşısında hayran kalmamak mümkün değil. Hem yüksek kubbesindeki detayları incelerken başınız dönüyor hem de nedense bir isteği yerine getirmiş olmanın mutluluğundan dolayı başınız dönüyor. Buradan ayrıldıktan sonra biraz dinlenme vaktimizin geldiğini düşünüp hostele gitmeye karar verdik.






St.Petersburg şehir içerisindeki heykeller, anıtlar açısından zengin denebilir. Neredeyse her meydan da karşınıza bir anıt, büst çıkması olası. İşte biz de bunlardan en ünlüsünü, bu şehrin sembolü olan Bronze Horseman büstüne rastlıyoruz. Etrafında yeni evlenmiş bir çift ve arkadaşları dans ediyorlar, votkalarını yudumlayıp eğleniyorlar. Öyle eğleniyorlar ki etraflarına da bu eğlenceyi bulaştırıyorlar resmen. Alexander Pushkin tarafından meşhur edilen bu büst, Büyük Peter’in Büyük Rusya üzerindeki etkisi ve gücünü simgelemekte.


Bronze Horseman


Rotamızı hostelin çok yakın olduğu Nevsky Caddesine çeviriyoruz. Hosteli bulmak çok fazla vaktimizi almıyor. Hiç görmeden bilmeden kalmaya karar verdiğimiz binanın karşısına geldiğimizde içimizdeki tedirginlik yüzümüze vuruyor. Binanın dış görüntüsü çok da iç açıcı durumda değil, aynı durumun binanın içerisinde de sürdüğünü görünce endişelerimiz giderek artıyor. Her çıktığımız katta biraz daha da artıyor. 4. kata geldiğimizde açılan kapı ile farklı bir dünya içerisine giriyoruz. Tedirginliğimizin dışında kalan, çok şirin rahat ve sıcak bir ortamla karşılaşıyoruz. Giriş işlemlerinden sonra odamıza yerleşiyoruz. Her odanın bir kıtayı temsil etmesi ve odalardaki her yatağın o kıtadan bir ülkeyi temsil etmesi oldukça ilgi çekici bir şey. Herkesin bir hikayesi var ve herkese bu hikayesini anlatmak için bu hostelde bir yer var.:) hostel için buraya tık :)

Biraz dinlendikten sonra tekrar dışarı çıkıyoruz ve metro ile Peter& Paul Fortress adı ile anılan Rusya’nın en ünlü tarihi hapishanesine gidiyoruz. Zayachii Ostrov adasında yer alan bu tarihi mekanda aynı zamanda Peter& Paul Katedrali, hapishane müzesi ve daha farklı kostüm, hediyelik dükkanları mevcut. Gerçekten mutlaka görülmesi gereken bir yer özellikle bizim bulunduğumuz saatte tam hava kararmaya başlamıştı ve karşımızda tüm ışıltısı ile şehir bize göz kırpıyordu. Tüm alanı gezmek için uzunca vakit harcamanız gerekir, dar zamana bırakmamak gerekir. Saat geç olduğu için biz turumuzu çok hızlı tamamlamak zorunda kaldık, ama bu kısa sürede bile çok zevk aldık. Buradan ayrılıp hava karardığı için bugünlük gezi turumuzu sonlandırmaya karar veriyoruz. Geri kalan zamanımızı Nevsky’de bulunan alışveriş mekanlarında geçirmeyi planlıyoruz. 
Metroya geri dönerken arada birkaç ağacın ardından kubbe şekli tanıdık bir yapı gözüme çarpıyor. Biraz yakına gittiğimde ise bir camii olduğunu anlıyorum. Bunca zamandır gezdiğim ülke ve şehirde camii görmemiş olduğumun farkına o anda varıyorum. Çok hoş çinilerle bezenmiş olan camii bana Bursa’da bulunan ve çok sevdiğim Yeşil Türbeyi anımsatıyor. O an adını sanını öğrenemesem de sonradan haritadan adının St.Petersburg Camii olduğunu anlıyorum. 1910 yılında tasarlanan yapı Rusya’nın en büyük camisiymiş. İçerisine girme şansım olmamasına rağmen dıştan göründüğü kadarıyla çini işçiliği ve renklerin uyumu mükemmel denilebilecek boyuttaydı.



İnternetten güzel bir fotoğraf



Bu renk şöleninin ardından biraz şaşkın ve yorgun bir şekilde Nevsky’e doğru yol aldık. Bu caddede bildiğimiz büyük markaların mağazalarının yanı sıra birçok hediyelik eşya dükkanı bulmak da mümkün. Geri kalan vaktimizi burada geçirdikten sonra bu günün yorgunluğunu çıkartmak için hostelimize gittik. Daha önce de belirttiğim gibi hiç görmeden kalmaya karar verdiğimiz bir yere göre gayet iyi ve temiz olan bu hosteli bizim gibi genç gezginlere öneririmJ

21 Kasım 2011 Pazartesi

Cafe Burga

Yine bir akşam yemeği yine Riga’nın turistlerinden çok yerlisinin gittiği mekanlardan birine gidiyoruz Burga Cafe. Dışarıdan gördüğünüzde içinde olmak istiyorsunuz resmen… Birkaç kere görmüştüm dışından hep doluydu oturmak da kısmet olmamıştı ama bugün bu isteğimizi de gerçekleştirmiş bulunuyoruz.. Ve bundan dolayı da gayet memnunum. 


Dışarıdan görünümü

Mekan bir kere yüksek tavanı nedeniyle oldukça ferah. Kendinizi rahat evinizde gibi hissedebiliyorsunuz, koyu pembe koltukları da bir o kadar rahat. Müzikler hafif, sanırım bazı akşamlar canlı müzik olduğu da oluyormuş ama bizim gittiğimiz gün yoktu.. Menüleri gayet zengin, arkadaşımın tavsiyesi üzerine tavuklu ve parmesanlı Sezar salata sipariş ettim. Salatanın sunumu gayet güzeldi ve oldukça büyük bir tabakta geldi. Sosu da gayet lezzetliydi, içinde kıtır ekmeklerin de olması bizde iyi bir doygunluk yarattı.
           



 Güzel yemeğin ardından sohbet edildi. Bu kafeyi daha önceden gittiğim ve önerdiğim Botanica’ya göre daha samimi bulduğumu söyleyebilirim açıkçası. Neden bilmiyorum belki de mekanın biraz daha şık değil de rahatlığa dayanılarak döşenmiş olması.. Anlayamadım, bence bunu anlamak için ikisine de gidin ikisini de tavsiye ederim! Farkı da görmüş olursunuz hem J Şimdiden afiyet olsun ya da Latca Labu apatit! J  





http://www.burgabar.lv/
adres: Dzirnavu 36        

16 Kasım 2011 Çarşamba

Botanica Cafe


Güzel kafelere gitmeyi severim. Orada yemek yemeyi hadi bilemedin bi çay içmeyi bile severim.. Ve eğer gerçekten orayı beğenirsem yıllar sonra yine o şehre gitsem yine o kafeyi de görmek isterim. O şehir artık o kafeyi benim gözümde benliğine almış görünür. Bu kafelerden Riga’ da bu kısa zaman içinde bence fazlasıyla oldu. Belki buna bir neden de burada kafe kültürünün ciddi anlamda yaygın olması. Yani o soğukta adım başı bir sıcak içeceğin bulunuyor olması bence çok iyi bir durum zaten.
Old Town civarında da sevdiğim kafeler olmasına rağmen bu aksam bi arkadaşımla buluşup yemek yemeğe kara verdik. Gittiğimiz yer Old Town’dan uzak, Riga’nın yerlisinin oturduğu civarda bulunan Botanica Cafe adlı mekan. İlginç bir düzenlemesi vardı mekanın. Özellikle yaz aylarında eminim harika bir yer olacaktır. Çünkü şimdi bile gercekten hoştu. Sanırım sabit bir menuleri yok. Her gun farklı tatlar deneyebilirsiniz. Okuduğum birkaç yoruma göre aylık menuler de kullanıyormuş eylülde taze ve güzel olan sebzelerden oluşan bir menü ekimde yerini başka bir şeylere bırakıyor olabilir. Genelde menü şefin seçtikleri şeklinde önünüze geliyor. Ardından zorlu bir karar verme süreci sizi bekliyor. Çünkü Leton mutfağına güven olmaz. Ben kısaca bunu diyeyim! Çok çabuk kestirip attım belki de ama, güzel görünür çimento gibi tadı vardır. Çirkin görünür zaten tadına bakamazsın falan hep böyle sorunlarla karşılaşmak mümkün Leton mutfağında. Aslında bu durum benim adıma sadece Leton değil genel olarak Avrupa’daki yemek kültürü için de böyle. Bana yaramıyor diğer mutfaklar yaniii. Neyse bir cesaret ızgara tavuklu pancar soslu patates köküyle beraber servis edilen yemeği seçiyorum. Siz siparişi verdikten sonra size geleneksel tahta bir kase içinde tahta kaşığıyla birlikte bir sos getiriyorlar. Yanında da zengin Leton ekmeklerinden seçme fırsatını sunuyorlar. Bizim kebapçılardaki lavaş, pide misali (acı kıyas yaptım-haklısınız). Bu yediğimiz sosun adı pattypan squash fakat halen tadını nasıl tarif edeceğimi çözebilmiş değilim böyle yağ gibi degil mayonez gibi değil kabak gibi hiç değil bi entresan güzel bir şeydi. 
pattypan squash -resmen kabak bu:D

Ardından güzel sunumuyla yemeklerimiz geldi. 


Yemeğimi gerçekten beğendim. Sunum itibariyle de hoştu ama keşke biraz daha fazla olsaydı diyorum yani. Pek doyduramadı bizi nedense. Neyse bununla yetindik, ardından kahveler söylendi ve sohbete devam edildi. Gitmek isteyenler için tavsiye edebileceğim bir mekan, fiyatları da bu hizmete göre gayet uygun. J Afiyet olsun şimdiden…





adres: Antonijas ieala 9 


13 Kasım 2011 Pazar

Varşova Günleri-3


3.gün
İşte güzel bir gezinin sonuna geldim! Bugun son günüm ve hava soguk sevimsiz. Gökyüzü sabahtan karanlık yani neredeyse. Üstelik düne göre hem daha iyiyim hem de daha kötü burnum akmıyor ama sesim de çıkmıyor… Bir Pazar günü. Pazar günlerini genel olarak severim. Aslında akşamına dogru tadı biraz kacar ama o saate kadar miskinlik, dinlenmişlik ve bol yiyecek hakimdir genelde ortama. Riga’da genelde bu unsurlar yerine başka şeyler hakim oluyor pazarıma. Bu sabah geç uyandım. Kahvaltımızı yaptık ardından televizyon karşısına geçip National Geographic kanalını açtım resmen kuruldum köşeye izledim arada bir uyukladım. Kısacası dinlendim…
Ögleden sonra kuzenimle son anda neler yapabiliriz diye düşündük ve dışarı çıktı şehirde son bir tur atalım dedik. Hava inanılmaz soguktu bugune kadar bu kadar üşümemiştim yani. Cidden felaketti. Neyse önce bir ikinci el, antika eşyaların satıldığı bir pazara gittik. Aslında oldukça ilginç bir yerdi. Çok fazla eski, ayrıntısı derin olan parçalar vardı. Ee tabii bi o kadar da işe yaramaz çöpler vardı. İnsanların yüzü de eskiydi, yani aslında sattıkları şeylerden aşağı kalır yanları yoktu. Değişik şeyler gördük, beğendiğimiz şeyler oldu. Böyle yerleri aslında severim. Özellikle benim de gittiğim yerler var sırf eski fotoğraf toplamak için. Bu eşyaları, fotoları görünce yaşanmışlıkları merak ederim kendime hakim olamam. Çıkarımlar yaparım türlüce ve aklımda hep aynı soru olur acaba yıllar sonra benimkiler de mi böyle olacak?

Warsaw Old Town'dan eski bir foto

Hava iyice soğuduğu için hızla arabaya doğru yol aldık. Bu pazarın kuruldugu semtte eski Sovyet blokları bulunuyor. Sevimsiz ve soğuklar. Kim ne derse desin benim için soğuklar. Kafamda yine deli sorularla o sevimsiz bloklara bakaraktan uzaklaşıyoruz oradan. Soğuktan ellerimiz resmen donmuş durumda. Sonra kuzenim beni bir zamanlar Yahudilerin abluka altında yaşadıkları Jewish Ghetto olarak bilinen, zamanında duvarla çevrilmiş olan bölgeye götürüyor. Amacımız o günden bugüne kalan duvarın bir kısmını görmek. Büyük gökdelenlerin arasında kalmış ufacık bir ayrıntı belki de çoğu insan için ama aslında oraya gittiğinizde bazı şeyleri derinden hissediyorsunuz. Çok basitçe anlatılamayacak şeyleri mesela.. İnsanlık tarihine duyulan şaşkınlıkla karışık üzüntü mesela. Bilemiyorum nasıl anlatılır başka. Bu duvarın kalıntısı halen insanların oturduğu evlerin ortak bahçelerinde yer aldığı için içeriye normal yollardan girmeniz çok kolay olmuyor. Kaçak yollarla girmeyi düşünürken, bloğun kapısında birilerini görüyoruz ve kapıyı bizim için açıyorlar. Onlardan öğreniyoruz ki içeride bir apartmanın altında bir de müze varmış. İyi diyoruz önce bir duvarı görelim.. http://en.wikipedia.org/wiki/Warsaw_Ghetto

Duvarın dış taraftaki kısmı

Duvar haliyle biraz isli, kararmış birkaç kandil var üzerindeki oyuklarda.. Üzerinde zamanın gerçek gettosunun sınırlarını gösteren bir kroki bulunuyor. Etkileyici bir yer. Aynı zamanda söylemeden geçemeyeceğim, bu apartmanların bulunduğu bölge hala bir gettodan farksız yani. 




Bize söylenen müzeye de giriyoruz. Orada öğreniyoruz ki aslında buraya girmenin de normal bi yolu varmış:D Bir üst sokaktaki kapıyı deneyebilirmişiz. Müze falan yazdım da, öyle gözünüzde kocaman ohh şatafatlı bir şey canlanmasın bir apartmanın alt katında, biraz rutubetli, ufak bir daire gibi bir yer. Duvarlarda Varşova’nın ve gettonun savaş zamanındaki görünümlerinden kareler var. Ama öyle böyle fotolar degil bunlar cidden bu olamaz diyorsunuz. Her şey yerle bir, hani derler ya taş üstünde taş kalmamış aynen o hesap. Acı dolu valla yaa. Fotoğraflardan birinde bir üst geçit ve bir bina gören kuzenim binayı tanıyor ve gözlerine inanamadığını söylüyor.



Böylesine neredeyse her şeyin yenilendiği bir şehirde eskiden kalma yapıların olması insanı şaşırtıyor haliyle. Buradan sonraki mekanımız belli artık o binayı yakından görmek için yola düşebiliriz!
Binayı bulmamız pek zor olmadı aynı o eski fotolardaki gibi karşımızda duruyor işte öylesine. Etrafındaki çoğu şey gitmesine rağmen. Bi anda siyah beyaz’a dönüyoruz, eskiyi yaşıyoruz. 

kafenin bulundugu günümüze kalan bina
Binanın hemen altında bulunan ve gerçekten de çok beğendiğim Chlodna 25 adlı kafeye oturuyoruz. Buraya kesinlikle gitmelisiniz. Ben gerçekten çok beğendim. Hem soğuktan korunduğumuz için hem de gerçekten güzel vakit geçirdiğimiz için birkaç saatimiz de burada geçiyor. Hoşnut bir şekilde ayrılıyoruz buradan da.
kafenin birkaç fotosu için tıklayın :)

Saatler geç olmaya başlamış bu akşam kuzenim ve eşi operaya gidecekleri için beni otobüsüme bırakamayacaklar o yüzden biraz tek başıma takılıp otobüse kendim gideceğim. Eve dönüp hazırlanmaya başlıyoruz.  Evden ayrılma vakti geliyor, beni otobüs terminaline yakın bir mesafede bulunan bir alışveriş merkezine bırakıyorlar. Ben birazcık kitap bakıyorum sonra kendime bir çay alıp Riga’ya geri dönmenin de güzel bir şey olduğunu düşünerek telkinlerde bulunuyorum kendimce.
Coffee Heavenda son zamanlar :) 
Güzel geçen kısa bir tatilin ardından mutluyum, bu mutlulugumda en büyük pay tabii ki de kuzenim ve Olga’nın payı çok büyük, güzel vakit geçirdik. Uzun zaman sonra onları görmek de iyi oldu. Diğer paylar ise yeni yerler görmüş olmak, kafamı biraz daha rahatlatmış olmam. Takvimdeki geriye kalan gün sayıları gittikçe azalıyor ya bir de ona seviniyorum! J

12 Kasım 2011 Cumartesi

Varşova Günleri-2


2.gün.
Buraya gelmeden önce grip illetinin pençesine düşmüştüm haliyle bilinmekte bu durum kötü, ama bir de kuzenimin 
de bu illetle cebelleşiyor olması daha da kötü Neyse ki dün şehirde belli başlı görülebilecek yerleri gördük gezdik.
Bugün için ise kuzenim yataktan çıkamadığı için kuzenimin eşiyle biraz dolanmaya karar verdik ve yola koyulduk. Varşova genelinde birçok park ve bahçenin varlığından bahsetti bana Olga. Aslında yaz ya da bahar mevsimi olsa gezilmeye doyum olmayacak yerler vardır eminim. Zaten şöyle bir hayal edince içimden tekrar o zamanlarda buralara gelmek geçti. İşte yazları güzel olan parklardan birinin içinde bulunan aynı zamanda da eski bir kale olan Ujazdowski Kalesi adıyla anılan
 sanat galerisine ziyarete gittik.

Ne sergisi olduğunu bilmiyorduk ama muhtemelen bize göre bir şeyler bulacağımızı düşünüyorduk. Olga da kuzenim gibi çok eglenceli bir insan oldugu için güldük eglendik güzel vakit geçirdik. Aslında bize bu kadar eglenmemiz için fırsat veren ‘modern’ sanat çalışmalarına da teşekkür etmek lazım. Sergi bazen anlam veremediğimiz bazense bizi fazlasıyla düşünmeye sevk eden parçalarla doluydu. Şunu söylemeliyim ki sergideki hiçbir parça sıradan degildi:D Hepsi oldukça enteresandı. Öyle ki bir oda dolusu sandalye’nin bulunduğu kısım çok etkileyiciydi. Böyle 100 tane falan aynı cüzdanın yan yana dizildiği kısım da çok ilginçti. Şimdi beni tanımayıp bunları okuyanlarınız beni baya sanat düşmanı hanzo bir insan olarak düşünebilirsiniz. Tabii mümkündür burada oturup ne kadar sanatsever oldugumu filandı falandı pış pış anlatmayacağım tabii ki ama bu sergi insanı çığırından çıkaracak nitelikteydi bunu bilin istedim. Ucu bucağı yoktu.. 

Bu acayip serginin yanı sıra Varşova’nın diger bir kısmında bulunan Praga adlı bölgede çekilmiş fotoğrafların sergisi cidden çok enteresandı.  Bu Prag denilen bölge oldukça fakir insanların yaşadığı bir yer. İçinde birçok rengi bulunduruyor. Tehlikeli bir yer oldugunu söyledi Olga ve aynı zamanda sanırım savaş zamanında tahribata uğramamış olan bir yermiş. Ne kadar doğru olabilir bilemiyorum gitmeden bilinemez ama çok enteresan kareler vardı, bazıları içimi cidden çok acıttı oldukça etkileyiciydi. 
http://en.wikipedia.org/wiki/Praga 




Günümüzün büyük bir kısmını burada geçirdik. Sabah girdiğimiz salondan akşama yakın bir saatte, karanlık soguk bir havada dışarıya çıktık.. Sonra birkaç alışveriş merkezine gittik biraz daha dolandık ve eve dönüp yemek hazırlamaya koyulduk. Kuzenim iyi yemek yaparmış da haberim yokmuş aslında. Kendisinin farklı mutfaklara bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum. O küçücük mutfak ta bile dünyanın yemekleri şirin kitaplarla raflara, dolaplara dolmuş durumda. Bana ton balıklı sebzeli yogurtlu güzel ve hafif bir akşam yemeği hazırladı. Mmm gerçekten çok lezzetliydi.
J
Sonrasında sohbet film ortamını oluşturduk. Riga’da geçen stresli ve anlamsız günlerin sonrasında aslında böyle bir dinginlik ve ev ortamı bünyeme iyi gelmişti gerçekten. İyi hissediyordum
J

11 Kasım 2011 Cuma

Varşova Günleri

Evet, böyle ani kararlarla tekrar yollara düştüm. Hem de sınavdan çıktığım gibi koşa koşa yola düştüm.. Sınavdan bir gün önce hasta olup yolculuğuma da salya sümük çıkıyor olmak pek de hoş değildi neyse. Uzun zamandır görmediğim kuzenimi fırsat bu fırsat diyerek görmeye karar verdim. Aynı zamanda biraz da dinlenmiş ve bir yerler daha görmüş olurum diye düşündüm. Eee düşündüğüm gibi iletişim sağlandı, otobüs biletleri alındı. İlk önce Vilnius’a gidilecek oradan da otobüs değiştirilecekti. Yolculuk yaklaşık  12 saat sürdü. Daha önce TR’ de bile bu kadar uzun yolculuğa çıkmamıştım herhalde hatırlamıyorum. Neyse, Vilnius’a kadar aldığım otobüs ‘Lux Lounge’ mış. Yani Nilüfer rahat hattın bi değişik versiyonu. Otobüsün arkadan 10 koltuğunun olduğu kısım cam bir kapı ile diğer öndeki koltuklardan ayrılıyor. Daha geniş, karşılıklı ikişer koltuklar, aralarında geniş masalar. Ev gibi diyebilirim. Bu zamana kadar bindiğim en iyi otobüstü hatta. Ama neden diye isyanımı duyabilirisiniz çünkü bu otobüsle birlikteliğim sadece Vilnius’a gelene kadardı yani 4 saat.:( Bu güzel otobüse sadece 18euro ödedim.


Vilniusta da indiğimiz yer böyle yol üstü Panorama Alışveriş merkezi etrafta hiçbir şey yok. O soğukta diğer otobüsü beklemece falan. Bir de ben biraz takıntılı bir insan olduğumdan otobüsteki tuvaleti kullanmıyorum. (belki de bu çok da yersiz bi takıntı değildir yani, düşününce.) O yüzden bu indiğim durağa yakın yerdeki alışveriş merkezinin tuvaletlerine kadar koşmamı, otobüsü kaçırdım mı kaçıracak mıyım telaşıma değinmiyorum bile. (öyle bi telaştı ki, değinmemiş halim bile bu.)Neyse ki otobüs geldi, vaktinde oradaydım, kaçmadı yani. Ama bu gelen otobüsse bi önceki neydi soruları gündeme geldi kafamda. Adı üzerinde ‘Simple Express’ti. Gerçekten de adıyla özleşmiş, simple’ın da simple’ı diyeyim ben size.

Yolculuk bir şekilde geçti. Yine Polonya sınırında vizen nerde sorularına maruz kaçınıldı falan. Bu seferki maalesef ızbandut gibi korkunç bi polisti o da ayrı bi olay tabii ki. Zaten sabaha karsı saat kaçta oradaydık onu da bilmiyorum. Sabah saat 07.30 gibi varacakken ben otobüs terminalin 06.30 gibi vardım. Tabii kuzenim o saatlerde uyuyordu.. Neyse belirli bi sure bekledikten sonra gelip beni aldı. Yıllar sonra görüşüyor olmak tabii ki de güzeldi. Kendisi sabahın o saatinde bile neşeli olabilen bir insandır.Yalnız kötü olan tek şey benim gibi onun da grip illetinin pençesine düşmüş olmasıydı. Eve gidip yerleştik ve öğlene kadar dinlendik. Ondan sonra da şehir merkezine doğru gezintiye çıktık. 

Hava Riga kadar soğuktu. Hatta belki de aksamları biraz daha soğuktu diyebilirim.
Bugün Bağımsızlık Günü olduğu için burada resmi tatil. O yüzden sokaklar çok kalabalık. Riga’nın boşluğundan sonra böyle kalabalık görmek iyi geldi. Kendimi gerçekten büyük bir şehirde hissediyor olmak tekrardan açıkçası güzel bir histi. Bir de her köşe de gözünüzün aşina olduğu markaları görmek cidden psikolojiye de iyi geliyor.

İlk olarak izlenimler yüksek binalar. Bunları uzun zamandır görmediğim için haliyle yadırgadım, merkeze doğru inerken gözüme çarpan bir diğer yapı ise Palace of Culture and Science (Palac Kultury i Nauki) idi. Çünkü aynı yapı, kesinlikle aynısı Riga’da da bulunuyor. Fakat Riga’daki Central Marketin o kargaşasının ardında sönük kalıyor genelde. Buradaki ise tam ortada, dikkat çekmemesi imkânsız. Hele bir de gece ışıklarla falan daha da imkansız. Ayrıca dikkat çekmemesi için bir neden daha çünkü bu yapı Varsovanın en yüksek binasıymış. Sovyet döneminden kalma Polonya’ ya bir hatıra niteliğinde olan bu binanın içerisinde gösteriler, tiyatrolar  ve sergiler düzenlenmekte. Aynı zamanda terası ile panoramik Varsova görüntüsünü sizlere sunuyor. Tabii ki muhtemelen kış aylarında..:)


Işıklı hali Riga'dakine on basar


Old Town Square Market (Rynek Starego Miasta) görülmesi gereken tatlı yerlerden biri. Bunca zamana kadar birçok Old Town Square Market gördüm. Bu da digerlerine cok benzerdi. Hatta belki de daha da güzeldi. Daha genişti sanki ve bulunan evler de daha bir tatlıydı. Varşovada zaten cok cok eski yapıya rastlamak mümkün degil, cok fazla yıkım geçirdigi için. Ama yine de burası benim Old Town Square Market listemde ilk başta yer alabilir.


sizin için iki fotomu bir araya getirdim! :D



Buradan biraz ilerleyip bir zamanlar gözetleme kulesi olan The Warsaw barbican denilen yapının bulunduğu yere gittik. Burası old&new town arasında bir çizgi gibi, turistlerin uğrak yerlerinden biri. Güneş yüzümüze güldü, biz de bir bankta oturup onun keyfini çıkardık hava biraz daha soğuk olmasa daha da uzun zaman geçirebilirdik orada.


Ara sokaklarda yürüdük. Burası da diğer Avrupa şehirleri gibi sevilmeyecek bir yer değil tabii ki… Tanıdık şeyler. Ama burada en tanıdık şey ise Fryderyk Chopin. Onun yaşanmışlıkları Varşova sokaklarına işlenmiş. Gerek adıyla, gerekse birçok noktada bulabileceğiniz Chopin bestesi çalan banklarda. Oturmak için ideal, müzik zevki yaşamak için daha da ideal bence. Hem de her bankın üzerinde diğerlerinin de bulunduğu bir rota var. Hepsini takip edip kendinizce bir Chopin turu yapabilirsiniz. Her bankta ayrı bi Chopin bestesi dinleyerek farklı diyarlara doğru yolculuklara çıkmanız mümkün. Eğer gerçek bi Chopin turu isterseniz bunlar da mevcut. Buradan bilgilere ulaşılabilir.(http://www.staypoland.com/warsawtours/wchopintour.asp)












Ara sokaklardan süzülüp, Monument to the Warsaw Uprising Fighters adıyla anılan heykellerin bulunduğu noktaya geldik. Bağımsızlık günü dolayısıyla birçok yanan kandil ve çiçek bulunuyordu. Bunu görmek etkileyiciydi. Çünkü anlam veremediğim şeyleri tekrar tekrar düşündüm; savaş, barış, ölüm. Kesinlikle görülmeli aynı zamanda heykeller oldukça büyük fotoğraflardakine aldanmayın.




Buradan da ayrılıp aslında birkaç kez önünden, yakınından geçtiğimiz St. Anne's Church’un önünden geçerek kalabalıgın arasına tekrar karıştık. Sokakların kalabalık olması söylediğim gibi çok hoşuma gitti, özlem işte ne yaparsınız.

Burada görülecek şeylerin birbirine yakın olması yine alışkın olduğum bir durum sağınıza baksanız bir yer solunuza baksanız başka önemli bir yer. Benim ve kuzenimin hastalığı bir de havanın soğuk olması belimizi büktü resmen. Gezmemiz gereken yerlerin biraz hakkını veremedik.. Ama en azından bu durumu telafi edebilecegim bir mekan tavsiye edebilirim size Holy Cross Church (Kosciol Swietego Krzyza) geçin ve biraz yürüyün, Le Meridien Bristol Hotel’i göreceksiniz tam köşede. Bristol Kafe’ye gidin güzel tatlılarından ve kahvelerinden söyleyin bir tane kendinize. İçeriye girdiğiniz andan itibaren zaten kendinizi cok iyi hissediyorsunuz; kafenin size sunduğu tatları denedikten sonra daha da iyi hissedeceksiniz. güzel atmosferini görmek için buraya tıklayın=)


Hava burada da hemen karardı tabii haliyle, alıştık artık saat 15 ten sonra akşam demeye. Ara sokaklardan arabaya doğru giderken çok tatlı bir detayla karşılaştık ki bu da Winnie-the-Pooh sokağıydı. Ulica Kubusia Puchatka sokağın Winnie-the-Pooh’dan önceki adı. Sokagın basında da bir duvarda mermerin üzerine işlenmiş Winnie ve Pigleti görmeniz mümkün. Birinci günümüzü az çok tamamladık artık eve dönebiliriz.





28 Ekim 2011 Cuma

Bu bir uğur mu?


Buralara gelmeden, daha önce tecrübeleri olan insanlarla fazlasıyla fikir alışverişinde bulunmuştum. 
Özellikle hava koşulları beni çok korkutmuştu. Hasta olmak, bilmediğin bir yerde ilaç doktor falan bulmak zor iş. 
Bir de bakanın olmayınca daha da beter olur. Ama şu zamana kadar hiç hastalanmadım. Bu benim için çok sevindirici bir haber çünkü buraya gelirken kendimi hemen hasta olabileceğim gerçeğine alıştırmıştım. Geçen yıl burada erasmus yapmış arkadaşım çok soğuk olduğunu çok hastalandığını söylemişti. Bu yıl ne hikmetse benim şansıma mı ne öyle soğuk aman aman olmadı. Ya da ben alıştım. Ama bence soğuk olmadı çünkü Leton arkadaşlarım havanın mevsim normallerine göre çok çok iyi olduğunu söyleyip durdular ekim boyunca… Ekim sonuna geldik. Herkes gözümü korkutuyor kasımın ilk haftası kar yağacak uff şöyle kötü böyle cehennem falan. Hadi bakalım hayırlısı… Neyse hava durumundan sonra asıl yazımın sebebine geçiyorum. O öyle ufak öyle tatlı kii, nasıl bir anda mutlu etti beni belli değil yahu.
Yine bezgin bir okul günü, okula gidiyorum. Tam okulun ordayım benim binde birim bile olmayan ve uzun zamandır görmediğim bir şey takılıyor gözüme yolun kenarında. Bir uğurböceği J Bende de ne göz varmış di miiii! Bence de ne göz varmış, pat diye gördüm minicik böceği. Hemen elime aldım, küçüklüğümde onu bulduğumuzda söylenen tekerleme çalındı kulağımda.. Hani onun uçmaması için söyleyecektim ben tekerlemeyi neredeyse çünkü bir anda eksikliğini hissettiğim bir şeyler katmıştı hayatıma. Gitmesini istemedim günümü bir anda böylesine güzel kılan bu tatlı varlığın. Böyle bu böceği rastgele bu mevsimde burada bulmuş olmak bi anda beni acayip hissettirdi. Soyutlandım olduğum zamandan, nefes aldığımı hissettim farklı bir mekanda ve zamanda. O zaman ve mekanı bu uğurla ölümsüzleştirmek istedim ondan bu yazıyı yazdım ve bu kareleri çektim. JJ

18 Ekim 2011 Salı

Stockholm

17.10.2011

İki hafta sonu da üst üste geziye çıkmak benim için de beklenmeyen bir gelişme oldu ama tamamen unutmuşum yahu! Bu gezi neredeyse bir ay öncesinden planlanmıştı, bir şekilde arkadaşlarım indirim buldular ve önceden biletlere 14 Lat vererek sahip olduk! Stockholm’e feribotla! Hani yine şu büyük olanlarla. Bu yolcu feribotu Rigadan sizi alıyor 17 saatte Stockholm’e goturuyor, aksama kadar Stockholm’de takılıyorsunuz sonra tekrar Riga, neden olmasın hem ucuza, hem arkadaşlarla… Hem de havalar soğumadan yeni bir yer eklemiş olmak gezi defterime kulağa hiç de fena gelmedi doğrusu..

Pazar günü 17 de kalabalık bir İspanyol grupla yola cıktık... 
Ne yapalım arkadaşlarımızın hepsi İspanyol. Feribot 9 katlıydı ve biz 2. Katta kalıyorduk yani suyun altında.. Odalar 4 kişilik, banyo tuvalet falan içinde.. Yani kötü değil,  bizim yapacağımız yolculuk için yaşanabilir bir yer.. Odamı yine tanımadığım bir İspanyol çiftle paylaşıyordum. Ama bu durum artık alışkın olduğum bir durumdu. Ayrıca odamıza dördüncü kişinin gelmemiş olması da beni sevindirdi. Aslında odada sanki çok kalacakmısım gibi, neden böyle sevindim bilemedim simdi.. Neyse. 
Feribotta hiç bu kadar uzun süre yolculuk yapmamıstım daha önce… Yani denize karşı mide bulantısı gibi şikayetlerimin olup olmayacağını bilemiyordum haliyle. Neyse, güzel bir gece geçirdim denebilir. Yine her feribotta olduğu gibi içinde parfüm mağazası, marketi, birden fazla lokantasıyla hee bir de barıyla falan feribot güzel denilebilirdi.. En üst katta bulunan ve çoğunluğu camla kaplı olan panorama barda gün batımını Baltık denizinin üzerinden izlemek çok güzeldi. Gün batımı sanırım baya baya bir saatten fazla sürdü çünkü hani böyle gidiyorsun gidiyorsun güneş batmıyor ya ondanJ Orda oturup çayımı içmek gerçekten de güzeldi. 
Bir ara –bu feribotun açık alanı da var, çıkabiliyorsunuz- dışarı da çıktım ama rüzgarlı ve soğuktu. Yine Panorama barda kalmayı tercih ettim. Hava iyice karardıktan ve epeyce yol aldıktan sonra, dalgalar boy göstermeye başladılar. Gerçekten ayakta durmak imkansızdı. En üst katta bulunan disko-club karışımı yerde, dans etmenize gerek yok dalgalar sayesinde zaten düz duramıyorsunuz…
Tüm bunlara ragmen eglendim. Ama mide bulantısı hafiften yaşadım. O kadar da olsun.. Uyumakta da sorun yaşamadım pek fazla. Ama ikinci katta kalıyor oldugunu düşündügünde biraz insan bir tuhaf oluyor. 2. Kat demek suyun içi demek bazen kendimi bi akvaryumda hissettim.
Sabah uyandırma servisi ile varmamıza bir saat kala uyandırıldık. Hemen panorama bara gidip nasıl yerlerden geçiyoruz görmek istedim. Kahvemi de orda içtim.. Geride bıraktığımız kıyılar, adacık gibi kıta parçaları genelde ormanlık alandı fakat böyle bizim dağ başı diye tabir edeceğimiz yerlerde-tabii ki tatlı IKEA tarz ahşap- dagınık şekilde yayılmıs evler vardı. Acıkcası bu goruntu hem şaşırtıcı hem de ne bileyim güzeldi işte.
Stockholme vardıgımızda bir şey göremedim ilk olarak, ilk hissiyat aşırı soguk bir havaydı. Bir de sis vardı. Saat 9-10 civari ordaydık ve güneş yoktu. Liman da diger gördügüm limanlar gibi degildi. Daha bir ticarete açık oldugu belliydi. Otobuse binip merkeze gittik. Otobusle gectigimiz yerler, apartmanlar bana cok tanıdık geldi. İstanbul’da, İzmir’de herhangi bir büyük şehir de rahatlıkla karsılaşabileceğiniz tarzda ‘tanıdık’ yapılardı işte. Kendimi bi anda özlem duydugum yurt topragında hissettim. 
Bu durum kısa sürdü tabii ki deJ cunku kendimizi bi anda işlek, mağazalarla dolu sokaklarda bulduk. Her köşede dünyaca ünlü görmeye alışkın oldugumuz ya da olmadıgımız reklamlar-markalar ve digerleri. Yani incelenmesi gereken cok şey vardı. Rigadan sonra bi anda kalabalıgın icine düsünce hosuma da gitmedi degil. Bunlardan en dikkat çekicisi ve sanırım en ünlü olanı da Kungsgatan "King's Street" anlamında gelen sokaktı. 
Bu ve bunun civarında bulunan herhangi bir sokakta aradıgınız yiyecek giyecek vb. seyleri bulmanız gercekten cok kolay. 

Kendi gözümden King' Street


Biraz bu sokaklarda yurudukten sonra “Stockholm Palace” ta yerimizi aldık. Burası Krallıgın resmi yerleşkesi mi desem öyle bir şey Kraliyete ait makamlar burada yer almakta. Acıkcası etkileyici bir görünüşü var. İçini de gezilebilecek kadar gezmek isterdik fakat pazartesi günü ziyarete kapalıydı.


Stockholm Palace'tan bir görüntü


Neyse biz de rotamızı başka yönlere çevirdik. Bu arada neredeyse dikkatinizi çekmemesi mumkun olmayan bir “şehir simgesi” haline gelmiş City Hall’i görmelisiniz. İçinde kafeler, konferans-tören salonları bulunduran adeta turistlerin en ugrak noktası. Biz orada bulunamadık ama görmek bile hoş bir şeydi. 

City Hall'e uzaktan bir bakis


Rotamızı Gamla Stan’a çevirdik. Burası Stockholm’ün Old Town’ı olarak anılıyor. Ufak güzel kafeler, mağazalar bulunuyor. Ama emin olun yaz aylarında daha eglenceli, dolu bir yer olacaktır. Bu zamanda sadece eski tip, ince, dar sevimli çatılara ve görünüme sahip binalardır göreceginiz. Bir de dik dik merdivenler sokak aralarında karşınıza çıkabilir. Bu sokakta bulunan Sankt Nikolai kyrka-Stockholm Cathedral olarak adlandırılan en eski kiliseyi de görebilirsiniz..

Stockholm Kathedralinden bir kare


Daha ilerlemek gerekirse Opera binası, tiyatro binası, ulusal müze ve daha birçoğu görülmeye değer yerler. Ama çok vakit gerektiren yerler. Siz siz olun kısa süre için gitmeyin J

Old Town ara sokaklardan bir görüntü
Ara sokaklarda epeyce gezdikten sonra Biz tercihimizi şehri tepeden görme yönünde kullandık.. Ve iyi de yaptık. Katarinahissen adı verilen ve şehrin büyük bir bölümünü görebileceginiz yere gittik. Görüntü gerçekten güzeldi keşke biraz da güneş olsaydıJ
Katarinahissen adı verilen yer

Görunen muhtesem manzaranın sadece bir kısmı


Bu şehirde gezerken binalar, ayrı bir havası olan İskandinav stili hemen dikkatinizi çekiyor. Ben bu stilden çogu zaman hoşlanıyorum. Sade, gösterişten uzak degil. Basit gibi görünen ama fonksiyonel olan bir tarz. Ama bazen bu tarz yok artık dedirtebiliyor. Burada gordugum McDonald’s dükkanları diger bir çok yerde gördüklerimden çok farklıydı.
Düz beyaz lake masalar, ufak puflar. Ya da daha şık görünümlü masalar bu yani. Düz, farklı digerlerine göre çok farklı. Menülerde aşırı bi degisiklik oldugunu sanmıyorum ama açıkcası bilmiyorum-cünkü McDonalds yemem.
McDonaldslardan sadece biri, daha şık olanlarını gördüm.Bu foto internetten

Sokaklarda gezerken cok farklı heykeller görmeniz mümkün bunlardan bence en ilginç olanı Ulusal Tiyatro binasının köşesinde bulunan, yılın her mevsiminde karnı sıcacık olan heykeldi. O sogukta o sıcacık karınlı heykele bir sarıldım resmen bırakmak istemedim. Bu heykelin yapılıs hikayesinden emin degilim ama fakirleri hatırlatmak için olabilirmiş, bir arkadaşımın söyledigine göre. Ne olursa olsun yine de entresan bir heykel. Buradan da fotograflarını görebilirsinizJ Heykeli yapan sanatçı için- insan ihtiyaçlarını akıllıca bir şekilde sihirli bir yolla anlatmıştır deniliyor. Ki gerçekten oyle yanakları elleri diger her yeri sogukken karnının sıcak olması sihir!



O soğukta seni bulduguma cok sevindim canım! 

Şunu söylemeliyim ki Stockholm müzeler açısından oldukça zengin. Turizm merkezinden aldıgınız gezi kitapcıgınızda gezicek yerler genelde müzeler. Diger ulkeler-sehirlerdeki gibi old town olayları falan pek degil…Tabii bizim müze gezmek icin vaktimiz olmadı.. Kısmetse başka geniş zamanları yaşamak isterim Stockholmde. Hatta bu geniş zamanlar yaz zamanları olursa hoşuma gider. O kafeleri, güzel sokakları, yeşil parkları cidden hayal edemiyorum kim bilir ne kadar güzel olur. Kim bilir belki yolum yazın düşer yine buralara. Ve ilan ederim tüm geniş zamanlarımı buradan..
Buradan bu seferlik aktaracaklarım bu kadar, minicik ufacık bir parça:)

Notlar: 
Stockholm de kıyaslayınca Riga’ya göre pahalı bi yer. Bu durumda Türkiyeye göre zaten pahalı oluyor.:)
Aynı zamanda eğer alkollü içecek satın almak istiyorsanız sadece belirli mağazalardan, sanırım saat aksam 6ya kadar alabiliyorsunuz. Çok da ucuz olmadığını duydum.

Buraya dair duydugum en ilginç şeylerden biri bir İsveçli arkadaşımın söylediği “cumartesi-şeker günü”  eşleşmesiydi. Şöyle ki İsveçte, tam olarak geleneksel olmasa da çoğu aile çocuklarına şekerlemeleri sadece cumartesi günü veriyorlarmış. Onun dısında cocukların şekerleme yemesi pek mümkün değilmiş. Tüm cocuklar o yüzden kendilerini en mutlu cumartesi günleri hissediyorlarmış. J

Mutlu cumartesiler çocuklar! :))